AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, “türban savunması”nın kendi söylemleri olmadığını belirterek, “Savunmada, Anayasa’nın 10 ve 42. maddesinde yapılan değişikliklere ilişkin konulara değinmedik” dedi. Fırat, AK Parti Grup başkanvekilleri Bekir Bozdağ ve Sadullah Ergin ile Anayasa Mahkemesine esas hakkındaki savunmayı verdikten sonra çıkışta gazetecilere açıklamalarda bulundu.Esas hakkındaki savunmanın 3 ana klasörden oluştuğunu bildiren Fırat, bunun birinci kısmının genel hukuki savunmayı içerdiğini, ikinci klasörün, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki mütalaasındaki iddialara yönelik cevap niteliğinde, üçüncü klasörün ise siyasi yasak istenen diğer 70 kişi hakkındaki savunmalarla ilgili olduğunu belirtti.
Savunmanın toplam 402 sayfadan oluştuğunu ifade eden Fırat, birinci klasörün 92 sayfa olduğunu, ana savunmayla ilgili kısmın tamamının CD’ler halinde basına dağıtıldığını, partinin sitesinden de savunmaya ulaşılabileceğini kaydetti.
Bir gazetecinin, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili savunmada özel bir bölüm olup olmadığını sorması üzerine Fırat, “Yok, hayır. Özel bir bölüm yok” dedi.
Esas hakkındaki savunmalarını sürenin bitimine 13 gün kala verdikleri hatırlatılarak, “Davanın ne zaman sonuçlanmasını bekliyorsunuz?” sorusu üzerine Fırat, bunun kendilerine ait bir konu olmadığını söyledi. Fırat, “Artık bundan sonra tamamen Anayasa Mahkemesinin vereceği takvime göre süreç işleyecektir. Tahmin ediyorum ki yarın, bizim dosyalarımız Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iletilir. Bundan sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın dinlenilmesi safhası var. Anayasa Mahkemesi bu konuda bir gün belirler. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nı dinledikten sonra AK Parti’yi dinlemek için ayrıca bir gün verir. O günde de bizim sözlü savunmamızı yapacak olan bir kişi, savunmayı yapar” diye konuştu.
Fırat, bir başka soru üzerine, sözlü savunmayı kimin yapacağının belli olmadığını söyledi.
“Anayasa Mahkemesinin türbana ilişkin kararının savunmada yer alıp almadığının” sorulması üzerine Fırat, “Türban savunması bizim söylemimiz değil. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın söylemleri arasında yer alan bir şeydir. Anayasa’nın 10 ve 42. maddesi açık. Orada türbanla ilgili bir şey yok. 10. madde eşitlik, 42. madde yüksek öğretim hakkıyla ilgili düzenlemelerdir ama bunu başkaları, başta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı türban düzenlemesi olarak algılıyor. O, onun değerlendirmesidir” dedi.
Dengir Mir Mehmet Fırat, bir başka soruya karşılık da Anayasa’nın 10 ve 42. maddesinde yapılan değişikliklere ilişkin konulara değinmediklerini belirterek, “Her şeyin ötesinde gerekçeli kararı görmemiz lazım. Kaldı ki bununla da ilgisi yok” dedi.
AK PARTİ’DEN ÖNCEKİ SÖZ VE EYLEMLER PARTİYE İSNAT EDİLEMEZ
AK Parti’nin Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu esas hakkındaki savunmada, “İddianamede partimiz mensuplarına atfedilen söz ve faaliyetlerden bir kısmı doğruluğu başkaca delillerle desteklenmeden basında haber yapıldığı şekliyle delil olarak gösterilmiştir” denildi.
AK Parti’nin Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu “Esas Hakkındaki Cevaplarımız” başlıklı savunmada, basında yer alan haberlerden bir kısmının da tahrif edilmek suretiyle deliller arasına eklendiği ileri sürüldü. Savunmada, “Örneğin, Başbakan’ın New Straits Times’a verdiği mülakat iddianamede ve ardından da esas hakkındaki görüşte tahrif edilmek suretiyle delil olarak sunulmuştur” ifadesi yer aldı. Savunmada, şöyle denildi:
“Başbakan’a atfedilen ‘Modern bir İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir’ sözü, iddianamedeki çarpıtmalara dayalı kurgulamanın tipik bir örneğidir. Başbakan’ın, Malezya’da yayınlanan New Straits Times adlı gazeteye verdiği mülakat söz konusu gazetede İngilizce’ye çevrilerek yayınlanmıştır. Ek’te dönemin Star gazetesinin talebi üzerine Malezya’nın Türkiye Büyükelçiliği tarafından gönderilen ve anlaşılan oradan da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iletilen New Straits Times (NST) gazetesinin söz konusu mülakata ilişkin sayfalarında Başbakan Erdoğan’ın ‘İslam Devleti’ anlamına gelebilecek hiçbir sözü bulunmamaktadır. Nitekim, bu mülakatın Türkçe orijinali Başbakanlık Basın Merkezi’nin resmi internet sitesinde tam metin olarak yer almıştır.”
Başbakan Erdoğan’ın röportajının İngilizce metni ile Türkçe çevirisine yer verilen savunmada, “Tek başına bu örnek bile İngilizce metinlerin çevirisi yaptırılmadan ve doğruluğu araştırılmadan, kasıtlı gazete haber ve yorumlarından ön yargılı bir şekilde aynen aktarılmak suretiyle ‘Ek’ olarak sunulması, partimiz hakkında ‘delil’ oluşturma çabasının ne boyutlara ulaştığını açıkça göstermektedir” denildi. Savunmada, şunlar kaydedildi:
“Bu gerçeklik karşısında farklı bir yaklaşım sergilemesi gereken Başsavcı, esas hakkındaki görüşünde de tahrifat yapmaya devam ederek şöyle demektedir: ‘İddialarımızı doğrulayan kanıtlar, Başbakan’ın gazetecinin sorusuna verdiği yanıtın içindedir. Başbakan yanıtında, Türkiye’nin geleceğine ilişkin değerlendirmeler yaparken, geçmişine ilişkin de sonuçlar çıkarmaktadır. Laik ve demokratik bir ülkenin (İslamiyet’in ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği bir model) olacağını ifade ederken, bu tespitin arkasında Cumhuriyetin laik karakterinin yadsınmasının yanı sıra, ülkemizde şimdiye kadar İslamiyet ile demokrasinin bağdaştırılamadığı, bir çatışmanın yaşandığı ön yargısı ve değerlendirmesi vardır’. Başsavcılığın, ne anlama geldiği çok açık olan bir metinden, ‘niyet okuyuculuğu’ yöntemiyle bu kadar farklı anlamlar çıkarma başarısı karşısında şapka çıkarmak gerekir.
Öte yandan, Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde bu konuda tahrifat yapmayı sürdürmektedir. İddianamede, Başbakan’ın bu konuşmasının tamamen tahrif edildiğini ilk cevabımızda açık bir şekilde ortaya koyduktan sonra, tahrifatı ortaya çıkan Başsavcılık bu defa da esas hakkındaki görüşünde kelime oyunları ile farklı bir çarpıtmaya başvurmaktadır. Başbakan’ın konuşmasında geçen ‘Türkiye İslamiyet’in ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabildiği’ ifadesi, (İslamiyetin ve demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği) şeklinde kullanılarak farklı bir anlam üretilmeye çalışılmıştır.”
Basında yer alan haberlerin ek delillerle doğrulanmadan kullanılmasının, hiçbir zaman var olmamış “olguların” delil olarak gösterilmesi gibi bir “garabeti” de ortaya çıkardığı ileri sürülen savunmada, “Örneğin iddianamede, Meclis eski Başkanı Bülent Arınç’ın ‘laik devlet ilkesine aykırı eylem ve demeçleri’ arasında, ‘Başkanlığını yaptığı TBMM’nin mescidinde Kur’an kursu açıldığının yazılı basında yer aldığı’ şeklinde bir ifadeye de yer verilmiştir. Başsavcılık konuyla ilgili biraz araştırma yapmış olsaydı, bu haberin tamamen düzmece olduğunu öğrenebilirdi. Nitekim bu konuda CHP Denizli Milletvekili Mehmet Neşşar tarafından TBMM Başkanı Bülent Arınç’a yöneltilen ‘TBMM kampüsü içindeki mescitte Kuran Kursu açılıp açılmadığı’ şeklinde bir soru önergesi üzerine mesele aydınlatılmıştır. Bu soruya verilen 3 Temmuz 2005 tarihli cevapta Meclis’te Kuran Kursu açılmadığı, kurs açma yetkisinin de Diyanet İşleri Başkanlığına ait olduğu belirtilmiştir” denildi. Aynı şekilde, tekzip edilen ve aslı olmayan konuşmaların da iddianamede delil olarak kullanılmadığı vurgulanan savunmada, “Halbuki, kamu adına hareket eden iddia makamının iddianamesini gazete kupürlerine dayandırırken, bu haberlerle ilgili tekziplerin olup olmadığını da araştırması gerekirdi” görüşüne yer verildi.
“OBJEKTİFLİKTEN UZAK”
Ayrıca aynı haber birden fazla basın ve yayın organında birbirinden farklı şekillerde yer almış olmasına rağmen, iddianamede bunlardan sadece maksada uygun olduğu düşünülenlerin alınmasının da objektiflikten uzaklaşıldığı öne sürülen savunmada, “Öte yandan, Başsavcı esas hakkındaki görüşünde, basında yer alan haberlerin tekzip edilmemiş olmasını bunların doğru olduğuna karine saymaktadır. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Zira, bir gazete haberinin tekzip edilmemiş olması orada yer alan hususların doğru olduğu anlamında gelmez” denildi. Tekzibin, kişinin kendi isteğiyle başvuracağı bir yol olduğu ve kişileri buna zorlamanın mümkün olmadığı belirtilen savunmada, şu görüşlere verildi:
“Sayısız basın yayın araçlarının her gün on binlerce haber yaptığı bir ortamda kişilerin bundan haberdar olabilmesi bile çoğu defa mümkün değildir. Örneğin Başsavcı hakkında yakın zamanda basın yayın organlarında binlerce haber yer almış ve bir kısmında da çeşitli ithamlarda bulunulmuştur. Eğer Başsavcı bunları tekzip etmediyse doğru olduğuna mı hükmetmek gerekir? Bir hukuk devletinde kişileri kendi haklarındaki asılsız haberleri takip ve tekzibe zorlamak mümkün olmadığı gibi, salt bu haberlerle o kişileri suçlamak da sorumluluk hukuku ilkeleriyle bağdaşmaz. İddianamede, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın ‘reformlar sancılı olur. Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken bir çoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz’ şeklinde beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür. Binali Yıldırım’ın bu konuşması çeşitli basın organlarında yer almış, bunlardan sadece birisinde ‘kanlı oldu’ ibaresi geçmiştir. Oysa bu konuşmaya yer veren çok sayıdaki diğer yayın organlarında bu ibare kesinlikle bulunmamaktadır. Kaldı ki bu konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanaklarında da, söz konusu cümle ‘Reformlar sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir. Reformların bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak alınacaktır. Kırıp dökmeden iş yapmak zorundayız’ şeklinde yer almaktadır. Başsavcı esas hakkındaki görüşünde bu konuşmayla ilgili haberin yer aldığı gazetenin tekzip edilmediğinden bahisle konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanağının doğruyu yansıtmadığını ileri sürmektedir. Başsavcı’nın bu konuşmayı düzenleyen kuruluşun resmi tutanağı yerine, doğruluğu başka kanıtlarla desteklenmeyen söz konusu gazetenin haberine itibar etmesi kabul edilemez.
Öte yandan, bir an için Binalı Yıldırım’ın ‘Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu’ sözünü söylediğini var saysak bile bunun laikliğe aykırı bir söylem olarak takdim edilmesi yanlıştır. Kaldı ki Yıldırım, iddianamede yer verilen konuşmasında bu biçimdeki yöntemi tasvip etmediklerini de ‘önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz’ sözleri ile ifade etmektedir. İlginçtir ki, Başsavcı da esas hakkındaki görüşünde ‘laikliğin dini dogmalara ve hurafelere karşı verilmiş uzun ve kanlı bir mücadelenin ürünü olduğunu’ söylemektedir. Biz de şimdi Başsavcı’nın bu sözünü, laikliğin korunması için yapılmış bir ‘şiddet çağrısı’ olarak mı yorumlamalıyız? Bir an için Binali Yıldırım’ın bu sözü söylediğini var saysak bile, Başsavcı’nın kendisi söyleyince sorun teşkil etmeyen bir sözü, AK Partili birisi söyleyince kapatmaya delil olarak sunması tam bir tutarsızlıktır